Çocuklarla birlikte iki gün izin kullanıp (Eren' in derslerimden geri kalacağım diye karşı çıkmasına rağmen), eğitim-öğrenim sadece okul sınırları içerisinde değildir, pratik teoriğe üstündür düsturu ile bir hayat aralığı yarattık.
Yönümüz Adana idi ancak yol üzerinde hep görmeyi düşündüğüm Tuz Gölü' ne denk gelince onu da aradan çıkardık:) Sonrasında Taş Köprü(Seyhan nehri üzerinde kurulu olan Taş köprü, Dünya’nın araç trafiğine açık en eski köprüsü ve Romalılar tarafından 2.yy’da inşa edilmiş), Seyhan Nehri(neyse ki baraj kapakları açık, Seyhan akıyor, derin ve berraktı) ve Sabancı Camii (Seyhan nehrinin hemen kıyısında kurulu olan Sabancı Merkez Camii Türkiye’nin ve de Ortadoğu’nun en büyük camii olarak bilinirmiş ve 6 adet 99 metre yüksekliğinde minaresi ile nehir kenarında hoş bir manzara sunuyormuş) ile Adana' ya merhaba dedik.
Şehir müzelerini görmeyi hep çok önemserim. Adana Şehir Müzesi yeni yapılmış, özenli bir müze olarak seyir rotamızda yerini aldı. Ancak şehir gezisi planında en uygun sıralamayı belirlerken beni dikkate almamalısınız çünkü örneğin, Taş Köprü' den sonra Ulucami, Ramazanoğlu Medresesi, Saat Kulesi, Kazancılar Çarşısı diye devam etmek daha fazla enerji tasarrufu sağlayacaktır.
Ve Sinema Müzesi; Adana' ya gelmişken biraz zaman ayırıp gezebileceğiniz hemen sonrasında ise müzeye bitişik olan Atatürk Evini ziyaret edebileceğiniz bir konumda. Merkez Park ise, gerçekten özenli, bakımlı, nehrin kenarında, şehrin merkezinde kocaman, yemyeşil, güzel bir dinlenme olanağı sunan bir park.
Ramazanoğulları’nın geride bıraktıkları en önemli yapılardan birisi Ulu Camii ve Ramazanoğlu Medresesi yan yana. Saat Kulesi ve Kazancılar Çarşısı da gezebilmek için buraya yakın bir konumda. (1881 yılında inşaatı başlanıp hemen 1 yıl içerisinde bitirilerek 1882 yılında hizmete açılan saat kulesi, Türkiye’nin en uzun saat kulesiymiş:) Biz her acıktığımızda Adana kebap ve ciğer yiyerek (dört taraftan gelen kebap kokuları nedeni ile tokluk hissi yaşamanızın olanağı pek yok- İştah Lokantasını ve Birbiçeri tercih ettik) Adana ile hasbıhalimizi Seyhan Gölü yakınlarında Tahta Masa Restoran' da göl manzarası ve gün batımı ile sonlandırdık.
Sabah gözlerimizi güzel bir baraj gölü (Çatalan) manzarasına ve yemyeşil bir doğaya açtık. Kahvaltı sonrasında ise durmaksızın soluğu Antakya' da aldık. Antakya aynı anda katolik-ortodoks kilisesi, cami ve havrayı görebilme imkanı ile bizi büyüledi.
Saint Pierre Kilisesi, Stauris Dağı'nın batısında kayalara oyulmuş 13 metre derinliğinde, 9.5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşmaktadır. Antakya'daki ilk Hristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul edilir.Çok merak ettiğimiz St.Pierre Kilisesi' ni ziyaret ettik ve eşsiz bir şehir manzarası izledik orada. (Elif bana ''nasıl ergen pozu verilir'' öğretiyor:) Anne ya sırtın dönük olacak ya da yüzünü kapatacaksın) Sonrasında ise Hatay şehir müzesi oluyor durağımız.
Hatay Müzesi inanılmaz mozaikleri ile şu ana kadar gördüklerim içerisinde gerçekten en önemli yere sahip olan müzelerden biri olarak kalacak. Çok etkilendiğimi ve zaman konusunda biraz daha rahat olsak burada daha çok uzun saatler geçirebileceğimi söylemek istiyorum. Kafatası biçimlendirmeyi hiç duymamıştım ve çok ilgimi çekti. MÖ 500 yıllarında bebeklerin henüz kemikleri tam sertleşmemişken sıkıca sararak uzun kafatası yapıyorlarmış. Estetik anlayışının değişkenliğini gözler önüne seren bir uygulama.
Antakya' nın arka sokaklarında keşfedecek onlarca kafe ve geleneksel Antakya evleri var. Burada da künefe için Yusuf Usta' yı, tepsi kebabı için Pöç Kasap' ı tercih ettik:) Sonrasında yaşadığımız zaman sıkışıklığı nedeni ile Saman Dağı ve Harbiye Şelaleleri arasındaki tercihimizi 'şelaleler' olarak kullandık. Eğer Hatay' a yazın gelirsem sanırım bu şelalelerden dışarı adımımı atmam, bu bölgenin diğer yerlere göre oldukça serin olduğunu söylemeliyim.
Geceyi Arsuz' da geçirip, gözlerimizi bu kez denize açıyoruz. Arsuz' un okyanusu andıran denizini ve sahilini çok sevdik. Hatta o kadar sevdik ki ayaklarımızı denize sokmaya karar verip bir süre sonra işi yüzmeye vardıracak kadar :)) Erken yüzme deneyimi sonrasında ise İskenderun' a geçip Deniz Müzesini geziyoruz.
Burada en çok ilgimi 'usturlab' aleti çekti. Usturlab astronomi ölçümlerinde kullanılmış tarihi bir ölçüm cihazıymış. Güneş, Ay, gezegen ve yıldızın konumlarını belirlemek için kullanılıyormuş. Masif dümene ise bayıldım kesinlikle eve bir tane almak istiyorum:)
Şehitler Anıtı' nı da gördükten ve İskenderun sahilini dolaştıktan sonra Payas' a devam ediyoruz.
Son olarak Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi ve Payas Kalesini görüp dönüşe geçmeyi planladık.
Istanbul – Halep – Sam – Hicaz yolu üzerinde, Hac ve Ipek Yolu kervanlarının kesistigi noktada yer alan bir menzil külliyesi olarak insa edilen bu eser, devrin kudretli sadrazamı Sokollu Mehmet Pasa tarafından 1574 yılında Mimar Bası Mimar Sinan’a yaptırılmıstır. Payas’taki Külliye, Türk – Islam Mimarisi’nin en güzel ve en güzide eserlerinden birisidir. Insa tarihi, Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dedigi Edirne Selimiye Camii ile es zamanlı olması sebebiyle, bu nadide eser onun mimarlık birikiminin bir özetidir.
Kesinlikle yolunuz düşerse Payas' a uğrayıp bu Külliyeyi ziyaret etmelisiniz. Daha düşük bir beklenti ile gidip bu harika eser ile karşılaştığımızda iyi ki gelmişiz diye düşündük. Külliyenin restorasyonu tamamlanmış, kalenin bir bölümü ise hala yapım aşamasında. Orası da bitirilip, gezintiye açılınca çok daha güzel olacak.
Gezimizi tamamlayıp, Niğde üzerinden (Niğde' de yaşayan kardeşimi de ziyaret edip) dönüşe geçiyoruz. Bu gezilerin çocuklara çok şey kattığını düşünüyorum. Hem oldukça istekliler hem de keyifle eşlik ediyorlar bize. Bu ön tatil simülasyonundan sonra okula ve işe dönüş biraz zor olsa da birlikte harika üç gün geçirdiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca tarihi yerleri ve müzeleri gezmeyi sevenlere 'müze kart' ın çok işime yaradığını ekleyerek yazımı sonlandırmak istiyorum.

























































