eskiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eskiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2017

Beşiktaş

Ortaokuldayım, fanatik Beşiktaş' lıyım. Bırakın ilk on biri yedek kulübesini bile sayabilirim. Metin-Ali-Feyyaz dönemi. Tüm maçları izliyorum, televizyonda yoksa radyodan mutlaka takip ediyorum. Sanıyorum ki ben izlemezsem gol yiyecekler, yenilecekler. Yenildikleri zaman kahroluyorum. En büyük hayalim maça gitmek. Sınıftan bir arkadaşım var, adı Olcay. Çok seviyorum O' nu. O da fanatik Fenerli. Biz nasıl sıkı arkadaşız, aramızdan su sızmıyor. Birer defterimiz var. Benimki Beşiktaş, onunki Fenerbahçe. Fikstür tutuyoruz, averajına kadar. Fotoğraflar kesip yapıştırıyoruz. Bilmediğimiz tezahürat yok. Hepsini yazıyoruz defterlere. Boş derslerde açıp defteri tezahürat ediyoruz. Ben Beşiktaş diyorsam, O Fenerbahçe, ben kara kartal diyorsam o sarı kanarya diyor belli yerlerde.
Olcay basketbolcu. Beden Eğitimi derslerinde öğretmen gruplara ayırıyor bizi. Olcay basketbola geçiyor. Okul bahçesinin yan tarafı toprak futbol sahası. Aslında futbol oynamak istiyoruz ama sadece erkekler oynuyor futbolu, cesaret edemiyoruz. Bir gün dedim ki 'Olcay ben futbola geçeceğim'. Geçtim de. Bütün erkekler güldü bana, bir kaçı tepki gösterdi yapma git voleybol oyna falan diye. Ama ben tek futbol oynayacak kız olarak kendinden emin, mağrur yürüdüm. Neyse takımlarına da aldılar beni. Maç başladı koşuyorum, top geldi, topu sürmeye başladım karşı kaleye doğru. Sınıftaki en iri yarı çocuk rakip takımda ve beni durdurmak için tam karşımdan geliyor. İçimden diyorum ki nasıl olsa kızım ben, ne kadar sert müdahale edebilir ki... Ben koşuyorum O koşuyor, en ufak bir yavaşlama yok ikimizde de. Bir çarpıştık, ben bir uçtum, fena düştüm, dizim falan yaralandı, canım çok yandı, herkes başımıza toplandı ama hırsımdan ağlayamıyorum. Gururuma da yediremedim ağlamayı, öyle kısa sürede oyundan sakatlanıp, çıktım. Onlar maça devam ettiler. İlk ve son futbol oynama girişimim son bulmuştu. Olcay da zaten o senenin sonunda başka bir okula gitti.

Hiç unutmuyorum bu anımı. O günden sonra kimseden kız olduğum için bir kibarlık beklemedim. Bir daha hiç nasılsa ben kızım bana ağır taşıtmazlar, bana yardım ederler, beni eve bırakırlar gibi şeyler düşünmedim. Hep başımın çaresine baktım. Kibarlık budalası kızları da fazla centilmen erkekleri de itici buluşum bundandır belki .

19 Temmuz 2014

dostluğun biz sevgisiyle

üniversiteye başladığımda kendimi tam bir yetişkin, hayata hazır coşkun akan bir ırmak gibi hissediyordum. engel yoktu, yapamayacağım şey yoktu, artık rüştünü ispatlamış bir reşit kişiydim. amfilerde proflardan ders dinleyecek, üniversite kantininde aç karnına çay sigara içecek, öğrenci klüplerine üye olacak, vize, final, dekan, rektör, öğrenci işleri, bölüm sekreterliği gibi ablamlardan çokca duyduğum kelimeleri yerinde görecektim. her şey çok güzel olacaktı.

orada geçirdiğim dört yıl boyunca insanlar tanıdım. 90' lı yıllarda öğrenciydim. ülkücüler vardı, devrimciler vardı, yurtseverler vardı, türbanlılar vardı, siviller vardı, ciksler vardı. okula girerken çanta arama vardı, türbanlı arkadaşlar sınavdan çıkarıldı, kantinde devrimciler ablukaya alındı. biz ise tüm bunlar yaşanırken bugünlere uzanacak bir dostluğun temellerini atıyorduk. saydığım tüm dokulardan izler barındıran 8 kişi , o atmosferden sıyrılarak kendimize çok özel bir arkadaşlık kurduk. mezuniyet günü hep beraber gülümsedik objektife. sonra rüzgar esti ve toz olup dağıldık ait olduğumuz yaşamlara ama ne zaman aramızdan biri evlense mıknatıs gibi çektik birbirimizi, bir araya geldik. ikili üçlü buluşmalar yaptık hayat elverdiğince, fırsat buldukça. çocuklarımız oldu, buluştuk görüştük kopmadık. facebookda whatsupda bulduk birbirimizi.
ve mezun olduktan tam 15 yıl sonra biri görüşelim buluşalım diye fısıldadı ortaya. bu fısıltıya öyle sahip çıktık ki tam bir hafta sonra ankara' da büyük buluşma diye adlandırdığımız bir hayali gerçekleştirdik. kolay olmadı; birimiz dışında her birimiz evliydik, 8 kişiydik, 13 çocuğumuz olmuştu toplamda. diyarbakır' da, izmir' de, mersin' de, gerede' de, kayseri' deydik. ama bir günlüğüne bile olsa kuş olduk, şartlarımızı zorladık, ankara' da buluştuk. insana gözlerini dolduracak kadar gurur veren bu deneyimi yaşamak, o yıllardan geriye kalan en büyük kazanç benim için.

bu buluşma bana gösterdi ki geçen 15 yıl aslında geçmemiş. her sene tekrarını yapabilme sözleri vererek zorla ayrıldık birbirimizden. son zamanlarda geçirdiğim en hızlı, en yoğun duyguları yaşatan, en güzel gün oldu. herkese nasip olmayacağını bildiğim bu dostlara sahip olduğum için kendimi şanslı sayıyorum...

11 Ocak 2014

nostalji müzesi

teknolojinin son 20 yılda ne kadar ilerlediğine inanmak mümkün değil...bir zamanlar yaşantımızın doğal parçası olan pek çok ürünü şu an hiç bir yerde göremiyoruz. çocuklarımız bunların ne işe yaradığını hiç bilemeyecek belki ama beni epey eskilere götüren ve hatıralarımızda kalan bu ürünleri paylaşmak istedim.

disket, atari ve kocaman bilgisayarların yerini hafıza kartları, cd' ler, minicik tabletler ve dizüstü bilgisayarlar aldı.
 fotoğraf çektirmek ve onları bastırmak heyecanla çıkmalarını beklemek eskilerde kaldı. şimdi dijital fotoğraf makineleri ve akıllı telefonlar var.
plak ve pikap zamanlarına biz de yetişemedik belki ama çocukluk günlerimde evimizde olduğunu hatılıyorum...
jetonlu telefon kartlı telefon çok eski değil henüz üniversitedeyken çoğumuzun hayatındaydı. şu an ise hepimizde cep telefonları var...
video ve video çalar... maddi durumu daha iyi olan bir kaç kişinin evinde vardı çocukluğumda, bunların yerini de dvd oynatıcılar aldı...
telgrafı ise sadece bir kaç düğünde tebrik mesajlarında hatırlayabiliyoruz şimdi....
ev telefonları bile unutulmaya yüz tuttu hele ki çevirmeli olanlar nostaljik bir film karesi gibi. sony walkman ben lisedeyken prestij göstergesiydi. ananem parasını vermiş maltepe pazarından almıştım bir tane :) şimdi ise mp3 çalarlar var...
bu radyonun aynısından vardı bizde. elektrikler kesilince mum ışığında dinlediğimiz günleri unutmuyorum. uzaktan kumandasız televizyonlar yerini kocaman lcd, led ekranlı hatta 3 boyutlu, internete bağlanabilen akıllı televizyonlara bıraktı.
kaset ve teyp nostalji denizinde küçük birer ışıltı olarak kaldı...
her pazar evimizde olan ve tüm gün süren çamaşır yıkama seanslarının yerini tam otomatik tam kurutmalı çamaşır makineleri aldı...
daktilo kullanılan yer var mıdır hala? ama ben memuriyetimin ilk yıllarında bir kaç matbu evrak doldurmak için kullanmıştım.  
tetris ne çok severdim. bunlardan bende bir tane olsa ömür boyu hiç canım sıkılmaz zannederdim. 
şimdi ise tüm bunlar nostalji müzesinde...

3 Nisan 2013

özgürlük

disiplinli bir aileye sahip olmamdan sebep, tüm gençliğimi evden bir parça uzak kalabilmenin mantıklı planlarını yaparak geçirdim. bu sayede gittiğim yaz okulları, dil kursları, stajlar öz geçmişimde hep artı hane olarak yer aldı. en nihayetinde üniversiteyi bitirip kendimi evde bulunca elime hürriyetin iş ilanlarını aldığım gibi kapı kapı gezmeye başladım. yedi aylık ilk profesyonel iş tecrübemi yeminli mali müşavirlik bürosunda yaptım. niyetim ne para kazanmak, ne tecrübe edinmek ne de ideallerime yaklaşmaktı. kendimce tek geçerli nedenim vardı: özgürlüğüm! çoğu arkadaşım 1999 yılında ilk kez yapılan devlet memurluğu sınavına önem vermezken bu sınav benim için özgürlük ülkesine giden trenin bileti ve orada sonsuza kadar kalma vizesiydi. sıra kurum tercihleri yapmaya gelince ise önceliğim ne çok para veren ne de yükselme imkanı olan kurumlardı. tek arzum ankara' dan hızla ve mümkün olduğunca uzaklaşmak ve bir deniz kentine gitmekti. tüm tercihlerimi akdeniz ve ege' nin portakal ve zeytin kokularıyla doldurup, zeybek müziği ve akdeniz salatasıyla harmanladım.
sonuç benim için gayet memnuniyet vericiydi. muğla' ya bağlı güzel bir yere oldu atamam. memur olanlar bilirler ilk iş gününde ayın kaçı olursa olsun maaş gününe kadarki ücret peşin verilir ki bu insanı gerçekten iyi hissettirir :) ve akşam kalmak için de misafirhanede iki kişilik bir oda verdiler. 

o oda ve o gece hissettiklerim hafızamda kazılı bir çivi gibidir. benim bile tek omuz darbesiyle açabileceğim bir kapısı vardı. sıcaktan kapatmayı düşünemeyeceğim bir pencere ve yırtık sinekliği, aşırı sıcak, nem, sivrisinekler... kırık dökük bir giysi dolabı ve küf kokulu nevresimler... oda arkadaşım benden önce gelmiş ve duvar tarafındaki yatağı almıştı. geldiğinde odanın bir harabe olduğunu kendi imkanlarıyla temizlediğini her yerde böcekler olduğunu ve ilaçlama yaptığını anlatıyordu. tüm koşullara rağmen o gece o yatağa yattığımda sanki tüm dünya benimdi, içimde öyle bir güç hissettim. özgürlüğün tam olarak ekonomik bağımsızlıktan geçtiğini teorik olarak bilsem de böyle hissettirebileceğini düşünmemiştim. artık kendime ait bir yaşantım olacağını, kendi iradem olduğunu, hep istediğim gibi kendi ayaklarım üzerinde ve tek başıma olduğumu düşündüm. içimdeki volkan şişti kabardı ve etrafa mutluluk lavları püskürterek patladı.... ve ben o gece küf kokulu nevresimler arasında hayatımın en güzel en tatlı uykusunu uyudum...

1 Mart 2011

çocukluğumun komik anıları

-Kırmızı başlıklı kız masalından çok etkilenmiştim. Masaldaki kurdun elmadan çıkan kurtla aynı olduğunu zanneder, elmamdan kurt çıkarsa feryat figan kaçardım.

-Sarı saçlı, sakar ve çok düşen bir çocuktum. "Sarıdır sarkar düşeceğim diye korkar (ayva) " bilmecesini "ben, ben!" diye yanıtlardım.

-İlkokula başlayana kadar yalancı emzik emdim. İlkokulun ilk günlerinde kalemimi bilerek sıranın altına atar, onu almak bahanesiyle cebimdeki emziği emerdim.

-Yemekten sonra söylenen "sofrayı kuran kaldırsın" sözündeki "kuran" ın, duvarda asılı duran Kuran-ı Kerim olduğunu zannederdim.

-Kedi gibiydim, banyo yaptırmak için 4 kişi gerekirdi, 3 ü tutar 1 i yıkardı.

-Bir gece rüyamda kör olmuştum. Uyandım ve ışıkları yaktım ama her yer hala zifiri karanlıktı. Çığlık çığlığa annemleri uyandırdım, meğer elektrikler kesilmiş.

-Ablam çapak konusunda, uyuyunca uyku böceklerinin gelip gözleri çapakla kapatmaya başladığını, eğer çok uyursam gözlerimi tamamen kapatacaklarını söylemişti. Günlerce korkudan uyuyamamıştım.

-Kardeşime "ben senin ablan değilim, içime kötü ruh girdi" diyerek ödünü koparırdım. Sonra bu oyuna kendim de inanır, içime ruh girdiğini sanırdım.

Kendi çocukluğumla ilgili aklıma gelen ve komik bulduğum anılarımı yazdım. Düşündükçe daha da çıkar belki... Zaten sadece çocuk olmak yeterli değil midir komik olmak için. Uçsuz bucaksız bir saflıkla sorulan sorular, yanlış anlamalar, yanlış anlatmalar, hemen kanmalar... Ne kolaydır bir çocuk yüreğini aldatmak, ne çabuk inanırlar en olmadık şeylere, hemen üzülür, hemen sevinirler, çokça şaşırır, bolca güldürürler...

Bugün içimdeki çocuk oyun oynuyor çocuklarımla, birlikte yerde yuvarlanıp, şarkı söylüyorlar. Anılarımdan çıkıp bana gülümsediğinde, seviniyorum onu henüz kaybetmemiş olduğuma... Çocuk yanınızın, hep yanıbaşınızda olmasını diliyorum...

fotoğraf

1 Aralık 2010

o çocuk ben değilim

Hayvanlarla iç içe geçti çocukluğum. Evimiz Karadeniz' in küçük bir ilçesinde, denize nazır, iki katlı, bahçeli, ahşap bir evdi. Arka bahçemizde meyve ağaçları, sebze bahçesi ve bir kümesimiz vardı. Evimizin akıllı kedisi Mestan, babamın balıktan dönüş saatlerini bilir, onu deniz kenarında bekler ve bu bekleyiş taze bir kaç balıkla ödüllendirilirdi. Ben küçükken ağzımda büyüttüğüm lokmalar asla sorun olmazdı, çünkü yemek yerken masanın altında sotede beklerdi Mestan. Her yaz mutlaka doğum yapardı, bu yavrular biraz büyüyüp bağımsızlaşınca babam tarafından, ilçenin çıkışındaki orta okulun bahçesine bırakılmak suretiyle, okula başlatılırdı. Bunun pembe bir yalan olduğunu çok sonraları düşündükçe anlamıştım. Mestan, kışın Ankara' ya gittiğimizde babam tarafından özel olarak kurulan bir düzenekle beslenirdi. Evin muhtelif yerlerine bırakılan fındıkları yemeye gelen farelerle... Evimizde onun girip çıkabileceği özel bir kapı vardı. Bir yaz gittiğimizde onu bir çok sokak kedisiyle evde parti verirken yakalamıştık ve tabi evin pirelerden temizlenmesi epeyce zahmetli olmuştu.

Kümesimizdeki tavuk ve civcivlerle haşır neşir, taze yumurta, babamın kara ve deniz avcılığından dolayı bol bol kuş eti ve balık yiyerek geçti çocukluğum... Hayvanlardan korkmak mı, onlar hayatımızın parçasıydı... Bir arkadaşımın ineği vardı ve beraber onu taze otları yiyebileceği güzel yerlere götürür, o esnada biz de denize girer yüzer, hatta midye toplar pişirir sonra güle oynaya eve dönerdik. Börtü böcekten tiksinmek mi, fındık bahçemizde fındık toplarken envai çeşidi ellerimizde, yüzümüzde yürür kovmaya tenezzül bile etmezdik...

Şimdi kendimi tanıyamıyoyorum... Sanki o çocuk ben değilim gibi uzaklaştım doğadan, betonların arasına hapsettim kendimi... Bu yüzdendir belki avm lerin oyun alanlarını sevmeyişim ve her fırsatta çayır çimene koşuşum... Ne kadar yakınsam toprağa, o kadar iyi hissediyorum kendimi...

18 Şubat 2010

Çocukluğum Bölüm 3


Haftada bir gün çamaşır günü olurdu annemle ananemin. Ananemin banyosundaki kazan yakılır. Merdaneli çamaşır makinesi ortaya çekilir, kirli çamaşırlardan oluşan kocaman bir tepe yıkanmayı beklerdi. Çamaşırların sıkılmasını izlemeyi çok severdim. Annem kalın bir sopayla aldığı çamaşırları dönen iki silindirin arasına verir, diğer taraftan sıkılmış olarak çıkardı çamaşırlar. Bazen de çıkmaz araya sıkışır dönüp dururlardı, bu durumda annem silindirleri durdurur, iki silindirin arasını açarak arada kalan çamaşırları çıkarırdı. Banyo zamanlarımızı da aynı güne denk getirir, o gün hepimiz yıkanırdık.

Her akşam evimizin ahşap balkonunda yenilen yemeklerden sonra annem babam ve ablam mutlaka yürüyüşe çıkarlardı. Bu yürüyüşler genellikle bir akşam mendirek bir akşam iskele yönüne olurdu. Yürüyüşler esnasında karşılaşılan bir çok eş dost ile ayaküstü konuşup sohbet etmek adettendi. Bazen parkta bir çay molası verilir, büyükler çay-oralet içerken biz de ufuk gazoz, pepsi-cola, yedigün içer, çocuk parkında oynardık.

Salı günleri pazar kurulur, o gün her yer çok kalabalık olurdu. Annem özellikle tembihler o günü evden uzaklaşmadan geçirmemiz konusunda bizleri uyarırdı. Salı günleri annemin kabul günüydü çünkü evimiz pazara yakın ve kapımız ardına kadar açık olduğundan gelip giden hiç bitmez, çayların ikramların ardı gelmezdi.

Pazar sabahları kahvaltıda Karadeniz pidesi olurdu. Annem evde peynirli ve kıymalının içlerini hazırlar, biz içleri çarşıdaki bir fırına götürür, pidelerin hazırlanmasını beklerdik. Sonra da sıcacık pidelerle dönerdik eve. İçine köy tereyağından bir göl yapar sonra bu yağa bana bana iştahla yerdik pideleri.

Baktığımda içimi ısıtan beni mutlu eden bir çocukluk geçirdim. Annem babam eğitimciydi evet ama ne Thomas Gordan dan haberleri vardı ne 2 yaş sendromundan. İçlerinden geldiği gibi samimiyetle bazen severek, sarıp sarmalayarak, bazen ceza vererek, kızıp bağırarak büyüttüler bizi. Mutlaka yanlışları oldu ve bu yanlışların bizde bıraktığı bir takım izler ama en azından samimilerdi… şimdi kızıma hiç sinirlenmemeye çalışarak, kitap gibi konuşurken yapmacık buluyorum kendimi bazen. sabah 8,30 da kreşe bırakıp akşam 5 de alırken ona sunamadığım özgürlükleri düşünmek beni üzüyor ve çocuklarıma güzel anılar bırakmak istiyorum birer yetişkin olduklarında tebessümle hatırlanan…

Çocukluğum Bölüm 2


Fındık zamanı başladı mı bir sakinlik çökerdi evlere. Gündüzleri insanlar ya kendi bahçelerinde çalışır ya ırgatlık yapar, evde kalan bir kaç kişi çalışanlara karavana hazırlardı. Biz de küçük bahçemizde fındığımızı toplarken, öğle ezanı vakti annem görünürdü kolunda kocaman yiyecek sepetiyle gülümseyerek... Babamın “paydos” sesiyle eller yıkanır, sofra kurulurdu. Karıncalar, örümcekler gezse de gazete kağıtları üzerindeki bu sofrada, hayatımın en lezzetli yemeklerini yedim ben. Babamın kızmasından korkarak söylenen bir türkü ile ellerimiz fındık karası, aklımızda kim bilir hangi masum aşk masalı, yorgun bedenlerimizle getirirdik akşam paydosu saatini. Önce yeşil yapraklı fındık toplanır, bir süre güneşte kurutulup, patoza verilerek çeç (yeşil kabuksuz) fındık elde edilir, bu fındığın da güneşe serilip yağmur görmeden kuruması gerekir. Karadeniz' in bol yağmurlu günlerinde bu güneşli günleri bulabilmek ise oldukça zordur.


Yazın çocuklar ayakkabı olarak lastik giyerlerdi. Ne kadar anlatsa da annem içinde ayaklarımızın havasız kaldığını ve sağlıksız olduğunu illaki biz de isterdik bu beyaz plastik ayakkabılardan. Şimdilerde moda olduğunu gördükçe plastik ayakkabı ve çizmelerin hep o günlerimiz geliyor aklıma. Bu ayakkabıları deniz kenarında kumlara sürte sürte bembeyaz parlatırdık. Bir de midye toplardık kaya diplerinden. Yaktığımız ateşe bir paslı teneke ve midyeleri de koyduk mu üzerine işte leziz bir atıştırmalık:) Evden koşup tuz ve ekmek alır karnımızı doyururduk bu şekilde. Bir de hiç hatırımdan çıkmayan dut pekmezi... Dut silkeler ağaçlardan ve dev kazanlarda dut pekmezi yapardı kadınlar. Pekmez olup da kaplara boşaltılınca “kazandibi” diye bağırırlardı etrafta bekleşen çocuklara. Herkes eve koşup ekmek kaşık alır koca kazanı tertemiz yapana kadar yerdik kalan pekmezi beraberce.

Her yaz bir ya da iki kere de ilçeden köye çıkardık. Böyle günlerde babam evin önüne jeep getirtir, hep beraber doluşurduk içine… Teyzemin köydeki evine varmak yaklaşık yarım saat sürerdi. Jeep in arkasında karşılıklı koltuklara oturup, yolda gördüğümüz arkadaşlarımıza sesimizi duyurmaya çalışarak eğlenirdik kardeşimle. Köy yolu engebeli ve gerçekten tehlikeli bir yoldu. Çünkü derince bir vadi, daracık yolun hemen bitiminden başlar, araba yol boyunca yükselerek ilerlerken, sonunda derenin denizle buluştuğunu görebilirdik. Nefes kesen bir vadi manzarasıydı… Köy yolundaki kabirlikte mutlaka durulur, biz arabada beklerken annemler kabir ziyaretini tamamlar, dönerlerdi. Köye vardığımızda tüm günü akraba çocuklarıyla böğürtlen toplayarak, çeşmeden su doldurarak yeşillikler arasında geçirirdik. Bizi en çok karşı yakadaki köylerle ıslıkla anlaşan büyükler şaşırtırlardı. Dönüşte ilçeye yürüyerek inen gençlere katılmak için verdiğimiz mücadele hiçbir zaman başarıyla sonuçlanmadı. Bu yüzden hala içimdedir, bir gün tekrar gidebilirsem mutlaka o enfes manzarayı seyrede seyrede yürüyerek ineceğim köyden.

Çocukluğum Bölüm 1


Şanslı sayıyorum kendimi çocukluğumdan ötürü... Her ne kadar kışları büyük şehirde bir apartman çocuğu olarak geçirsem de, yazları koca kışın intikamını alırcasına olabildiğince özgürdüm Karadeniz' in hoyrat doğasında. Anımsamıyorum ne zaman öğrendim yüzmeyi, iki metrelik dev dalgalarda nasıl yüzerdik, nasıl açılır dönerdik, nasıl eğlenirdik hayatımızı hiçe sayarak. Kahvaltı sonrası evden çıkış, akşam ezanı eve dönüş vaktiydi. Tüm arkadaşlarımız komşu çocuğu, anne babaları tanıdıktı. Sokağımızdan tek tük araba geçerdi. Evimizin önü denize kadar genişçe bir toprak alan, oyun alanımızdı. Deniz kenarında küçük balıkçı tekneleri, hepsi kızaklarla karaya çekilir, güven olmaz çünkü Karadeniz' in sularına. Yazmak istiyorum aklımda kalanları. Çünkü hafızamın derinliklerinde tozlanarak unutulmalarından korkuyorum.



Sadece yazları ve Ankara' dan geldiğimiz için kardeşimle havamız pek yüksek olur, paylaşılamazdık arkadaş oyunlarında. Aldım-verdimlerde ilk tercihtik. Anlat derlerdi Ankara' yı nasıl bir yer, neler var, ne yenir ne içilir? Biraz da abartır, süsler püsler anlatırdık, popüler olmanın keyfini bir güzel çıkartarak.

Hatırımda akrabalarla gittiğimiz piknikler. Nasıl sığardık babamın o küçük teknesine? Belki 20 kişi olurduk. Limandan çıkınca dalgalar başlar, yaşlılar çocuklar korkar, inadına bir türkü tutturulurdu. Ya elimi ya ayağımı suya değdirmeden duramazdım tekne ilerlerken. Denize uçan bir top ya da bir şapkayı almak için daireler çizerdik, bazen denizanaları, bazen balıklar eğlence olur, eşlik ederlerdi yolculuğumuza. Kıyıya yanaşmak, demir atmak ciddi ve tehlikeli bir işti. Pancar motorun sesi kesilince, teknenin tabanı karaya sürtene dek, babam herkesten kayıtsız bir hareketsizlik bekler, babamın “serbest” demesiyle gençler atlar tekneden, çocuklar kucaklanıp indirilir, yaşlılara yardım edilirdi. Bahsetmeme gerek var mı dolmalardan, böreklerden, mangallardan, salıncaklardan? Ve yemekten sonra çay olana kadar babamla çıkılan keşif gezileri... Ağaçları tanır, bitkileri tanır babam ve mutlaka yenilebilecek biraz böğürtlen ya da otla dönerdik bu gezilerden.